Bir adın kalmalı geriye Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde Aynaların ardında sır Yalnızlığın peşinde kuvvet Evet nihayet bir adın kalmalı geriye Birde o kahreden gurbet
Sen say ki ben hiç ağlamadım Hiç ateşe tutmadım yüreğimi Geceleri koynuma almadım ihaneti Hele nihavend hele buse hiç geçmedi aklımdan Ve hiç gitmedi bir topak kan gibi adın İçimin nehirlerinden Evet yangın Evet salaş yalvarmanın korkusunda talan Evet kaybetmenin o zehirli buğusu Evet isyan evet kahrolmuş sayfaların arasında adın Sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı Bu sevda biraz nadan Biraz da hıçkırık tadı Pencere önü menekşelerinde her akşam
Dağlar sonra oynadı yerinden Ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
Sen say ki yerin dibine geçti geçmeyesi sevdam Ve ben seni sevdiğim zaman bu şehre yağmurlar yağdı Yani ben seni sevdiğim zaman Ayrılık kurşun kadar ağır gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
Yine de Bir adın kalmalı geriye Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde Aynaların ardında sır Yalnızlığın peşinde kuvvet
Evet nihayet, bir adın kalmalı geriye bir de o kahreden gurbet
beni affet kaybetmek için erken sevmek için çok geç
"Sus yüreğim. Feryat etme. Çığırtkanlara yaraşır bu yaptığın, bir de küçük kız çocuklarına. Oysa sen büyüdün, çığırtkan da olmadın hiçbir zaman.
Sen bilir miydin sormadığım soruların cevaplarını. Bir açık kapı olsaydı, güneşi de baharı da getirebilir miydin? Anlar mıydın dilimden, konuşmadan susar mıydık öylece. Yoksa yeni bir alfabe mi yazardın her harfi bir çiçekten. Bilir miydin neden bu kadar korktuğumu. İçimdeki korkunç yalnızlığı, katran karası geceyi, düş düş sonu gelmeyen uçurumu. Okur muydun gözlerimdeki hüznü, kendime bile kapattığım kapıları açabilir miydin?
Sağlam dur yüreğim. Etrafa saçma kıvılcımları. Geldiğimiz gibi gideceğiz bu bahçeden. Gitmeye de biliriz. Gitmeyi de biliriz. Sağlam dur yüreğim. Ne içindeki çığlığı büyüt dalga dalga, ne de yalnızlığı.
Bu sırrı açsaydık birbirimize. Gözlerimiz her karşılaştığında söylediklerimizi sözlere dökseydik... Kalbimin sükun bulduğu yer dizinin dibi olur muydu? Sıcacık baktığında aradığım cevapları bulur muydum? İçim erir miydi gülümsediğinde, şimdiki gibi? Utanır mıydım yaptıklarımdan, yoksa mesut bahtiyar ölür müydüm son nefesimde?
Kendine sarıl kalbim. Sıkı tut kendini. Üzerine sıçratma kuruntuları. Zaten giderek büyüyor gece...
Söylesene bu bir masal mı? Sorular üzerine kurulabilir mi hayatlar? Başlamadan biten masallar vardır hani, kahramanları ta en başından pes eden. Mızıkçılık mı yapmış olur onlar, yenilmeyi seçmekle. Saklambaç oynarken sıkılıp kendini sobeleten çocuklar gibi...
Kaç bahar olur bir ömürde kalbim? Her tohum başka bir çiçek midir, yoksa yeniden açan aynı çiçek mi? Sorma artık yüreğim. Sus yüreğim, feryat etme..."
Gidersin bazen içinde olduğunu sandığın, aslında hiç olmadığın bir yürekten, eski bir dosttan, bir mevsimden, bir köpekten, bir evden, bir şehirden, bir ülkeden, bazen de kendinden ya da bazen bu dünyanın kendisinden...
Bazen kolaydır gitmek, bazen de en zor olan... Bazen fark edilir gittiğin yüreklerde, bazen anlaşılmaz bile. Bazen bir kaçıştır gitmek, bazen de yeni bir başlangıç… Bazen hüzün ve gözyaşı doludur gidişler, bazen de sevinç ve heyecan…
Bazen “Dur, gitme!” dersin. Bazen kal demek isteyip, diyemediğin için “Git!” ... Bazen de “Kalmak istiyorum” diyemediğin için gidersin. Bazen inat uğruna ya da devasa egondan ve gururundan dolayıdır gitmek. Bazen de daha fazla sevmekten, aşık olmaktan korktuğun için… Kendine dahi söylemesen de, söyleyemesen de…
Bazen de cesur bir yürek olduğun için basıp gidersin, bir kısrak gibi şahlanıp gidersin hem de!
Ama gitmek, gitmektir işte dostlar! Ötesi yoktur. Her gidiş bir terk ediş; her gidiş aslında yeni bir başlangıçtır. Bu yüzden hem hüzün ve hem sevinçtir.
Gitmek, gitmektir aslında dostlar! Ötesi de bilinmez bu yüzden. Ancak gidince anlarsın, ancak giden anlar işte sırf bu yüzden…
Gitmeler hep tek kişiliktir. Sil baştan başlamaktır belki de, bazen yeni bir şans, bazen oyunun sonu…
Uzaklara gitmek hayaldir kimi zaman, gitmeler ve gidenler için şiirler, şarkılar yazılan, bilinmez olduğu için çekici olan, bazen de yüreği acıtan… Bazen apansız, zamansız olan…
Mutluluğu gidince bulacağımızı zannederiz ya da gidince özgür olacağımızı kimi zaman. Uzaklarda ararız yani, gitmelerde ararız mutluluğu ve özgürlüğü, hatta cenneti bile… Peki ama neden? İçinde bulamadığını uzaklarda aramak neden?!
Ya gidememek?.. Alışkanlıklar mıdır bizi çoğu zaman gitmekten alıkoyan? Tutan nedir bizi? Bağlılık mı? Bağımlılık mı? Aşk mı? Beklentiler mi? Bahaneler mi önce kendimize söylediğimiz? Engeller mi önce kendimize koyduğumuz?
Nedir bizi aslında olmayan kalın urganlarla bağlayan ya da aslında kendimizin yarattığı hayali prangalara vuran? Geçmişe ya da geleceğe ait olan?!
Gitmek kaçmak mıdır geçmişinden? Bu yüzden midir gitmek istemen ya da tam tersi gidememen?!...
Gitmek giden için iki kat zordur bu yüzden; geri de bıraktıkları için, bilinmeyen başlangıç için. Bazen zorunlu olan; bazen de yıllardır uğrunda savaşılan, hep hayali kurulanın kendi gerçeği olup olmadığını bilmediği için. “Neden kaçıyorum” diye kendine sormaktır o an. “Kendimden mi? Peki, neden kendimden kaçıyorum,” diye düşündükçe delirecek gibi olmaktır zaman zaman.
Tanrıya isyandır bazen de gitmek… “Hey! Kuralları ben koyarım, sende uygularsın demek” gibi yani! Oyunun kurallarını Tanrının değil de senin koyduğunu göstermek için; devasa kibrinden dolayıdır gitmek…
Gitmeler zordur dostlar!
Hele uzaksa, çok uzaksa gidilecek yer, tek gidişlik bir biletse elde olan, bilinmeyense, hayalinde büyüttüğünse yıllar yılı; aşk gibi…
Sevdiklerin varsa geride, tam da yeniden bir dünya kurmaya başlamışken hem de, aşık olmuşsan çoktan terk edeceğin şehre, senden çoktan gitmiş kişiye; gitmek o zaman zordur dostlar!
“Hoşçakal, gidiyorum ben,” demek zordur dostlar!
İki yol vardır, tek seçim… Bir tarafta yıllardır hayali kurulan ve bir gün ansızın gerçekleşen rüya; diğer tarafta biriktirdiklerin, sevdiklerin, izlerin, kalbin ve kendin…
süt bebeğin gülüşünde bir demet kir çiceginde hem doğumda, hem ölümde mırıldanılan melodide 'Seni seviyorum' diyen dilde sefkatle bakan bir çift gözde yaslanılan sevgili sinesinde almasanda verilen sevgide beklenilenin hasretinde hasretin icindeki özlemde dua acilan ellerde seni bana anlatan şiirde her sabah dogan güneşte yapragin uzerindeki cigde solmadan acan bir çiçekde yaprakları sararmış bir defterde satirlarda ucusan harflerde bulutlara ucup giden gençlikte ak saclara kavusan senelerde yorgun geçen günlerde gerçekleşmesede, hayallerinde seni sana anlatan türküde hüzünlü bir gitarin tellerinde bir kosede unuttugun resimde sakladığın kurdeleli sac buklesinde
doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde baktığın, gördügün heryerde bir yudum sevgiyle gecen saatlerde hissedebilirsen eğer icinde tutabilirsen eger ellerinde hapsedebilirsen yüreginde hayatin anlamı :
Hiçbir şey acıtmıyor canımı! Zaman, mekan, yaşamak dar geliyor bedenime, içimde yangın yerinden kalanlar, içim bomboş. Ellerini özledim, gözlerini, kokunu sesini, beni çağıran sesini. Göz bebeğimi çaldılar benden, dumana karıştı hepsi, yangından geri kalanlar gibiyim Sözün bittiği yerdeyim.
Derin bir kesik açan bıçaktan daha acımasız, Sessiz ve sakinsin Zaman gibi... Sorgu odalarının sessizliği gibi içim.
Kırılma noktasına gelindiğinde hayat, hiçbir şeyin önüne geçilemiyor. Şimdi yalnızlık dediğim şeyin, dopdolu bir yaşam olduğunu fark ediyorum. İçim parçalarını asla bir araya getiremeyeceğim özlem ve sevgi kırıklarıyla dolu. Bunca acıya gerek var mıydı? Uçurumun kıyısında yüzüme vuran rüzgâr, yüzüme yağan yağmur... ölüme ne kadar yakınım!
Gözlerim artık anıları görmüyor, sen yoksun! Sustu içimdeki çocuk. Dün gece seni ne çok sevdiğimi söyledim uykuya, özlemin soluk alışım gibi...
Şimdi sessizliğe boyun eğdim, avuçlarım düşlediklerimden sırılsıklam duyduğum korku değil. Bir neden aradım, kül oldu alevlerin arasında. Gözlerimi yangın yerinde unuttum, gözlerini kaçırma gözlerimden, üstüme sinen duman kokusu, ellerimdeki yanıklar unutmak istemediklerim. Kısık sesle konuşma benimle artık gitmek için ne çok nedenim var...
Kalmak İçin Neden Yok
Uzun zaman olmadı gölgelenmiş duvar diplerinde oturmam. İçimi üşüten acıdan daha fazla olabilir mi güneşin yokluğu? Kimselere söz vermiyorum kalmak için, yokluğun bir kurşun yarası ya da kör bir bıçak, hiçbiri öldürmüyor içime akan gözyaşı kadar... alıntı
Bir anda şehrin üzerine yağmaya başlar yaz yağmuru. Kalabalık şehrin gürültüsü, yağmurlu bir şarkıya bırakır yerini. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, tatlı bir kaçışmayı da beraberinde getirir.
Evler, arabalar, caddeler, parklar ve kaldırımdan karşıya geçmeye çalışan küçük kedi... her şey ama herşey ıslanır. Sıcaktan kavrulan ağaçlar, susuz kalan yapraklar ve susuzluktan çatlayan toprak suya kanar.
Yaz yağmurunu pencere kenarından usulca izlerken, tuhaf bir duyguya kaptırıyorsunuz benliğinizi:
“Yağmur nasıl oluyor da hiçbir ayrım yapmaksızın herşeyin üzerine yağabiliyor. Nasıl bu kadar cömert davranabiliyor?” diye soruyorsunuz kendi kendinize.
Hayata “kuru kuruya” bağlı olanlar için önemsenmeyecek bir konu belki ama, hayatın kalp atışlarını yüreğinde hissedenler için hayati bir mevzu.
Keza; dünyanın en değerli varlığı olan insanlar olarak birbirimizde kusur bulmakta inanılmaz hünerler sergileyip, karşımızdakini kırıp dökmek için fırsat kollarken, yağmurun verdiği bu ders asla görmezlikten gelinemez.
Yağmur; çirkin güzel, küçük büyük, zengin fakir, yaşlı genç, doğulu batılı, siyah beyaz, canlı cansız... hiç ama hiçbir hesap yapmadan kendini herkese sunuyor. Belki bu yüzden seviliyor. Belki de bu yüzden insanlar yağmura “berekettir–rahmettir” diye methiyeler diziyor...
Yaz yağmuru için, yağdığı yerin önemli yoktur. O ayrım yapmaz. Herkesin ve herşeyin üzerine aynı güzellikte, aynı ritimle yağar. Ve bundan dolayı herkes onu sever. Kimsecikler şikayet etmez ondan....
Bu sabah yine yaz yağmuru yağdı şehrin üzerine. Her damla sanki dudağında bir şiir mırıldanır gibiydi. Bir şiir... insanda rahatlık hissi uyandıran... ayrımcılık yapmamayı öğütleyen, küçük görmeyi yasaklayan ve herkese kucak açmayı öğreten bir şiir...
Sizce kaçımız yağmur kadar vefalı, yağmur kadar cömert yaşabiliyor hayatı?
Maalesef dostlar maalesef, acı ama gerçek ki; dünyanın en değerli varlığı olan insanlar olarak, bir yağmur damlası bile etmiyoruz çoğu kez!
Ve kaybediyoruz, kazanmamız gerekenleri... Bir bir dökülüyoruz bu yolda.
Ve yağmur kazanıyor, kazanmamız gerekenleri...
Bu yüzden hep havada özgürce dans eden o oluyor. Öyle bir dans ki; görenleri kendine hayran bırakıyor. Bizse başımız eğik sadece seyretmekle yetiniyoruz bu güzelliği...
Gökyüzünden salınarak yere inen yağmuru birazdan bir çift ayak çiğnemeye başlıyor. Ama yağmur buna da aldırış etmiyor. Çünkü; yeri geldiğinde ezilmenin de kendisine birşeyler katabileceğini, acılardan da dersler çıkarılması gerektiğini iyi hesap ediyor. Yani kaybettiğinde de kazanmasını biliyor.
Ve mutluluğu, asla mutsuzluğun kollarına terk etmiyor. Ve sonunda kazanan yine o oluyor...
Ne olurdu, bizlerde yağmur kadar tertemiz yaşayabilseydik hayatı. Kirletmeseydik tertemiz duygularımızı. Ne kaybederdik ayıplarımızı birbirimizin yüzüne vurmak yerine, örtmeyi deneseydik. Karşımızdakileri yaralamak ne kazandırdı ki bizlere bugüne dek. Ne geçti ki elimize sanki?
Ne olurdu yaz yağmuru kadar vefakar olabilseydik!...
Biz nasıl yaşarsak yaşayalım; yağmur yağmaya devam ediyor şehrin üstüne
Zamanların birinde küçücük dünyasında yüreğinin kocamanlığıyla başı dertte olan bir yağmur kız varmış... Her zaman mutsuz, her zaman hüzünlüymüş. Büyük yalnızlıklar yaşarmış kalabalıkların içinde... Kendi yalnızlıgında çoğullaşarak... Kimsenin onu anlamadığını düşünürmüş.. Tek çabası hayata bir iz bırakabilmekmiş oysa.. Ama başaramazmış..
Ve yorulur, tükenir, dağılırmış.. Sonra yeniden rüzgar olur eser...
Yağmur olup yağarmış.. Geceye ay... Gündüze güneş.... Bahara çicek olurmuş... Kendi gücünün altında ezilen bir güçsüzlüğü varmış. Kendi ağırlığının altında ezilirmiş.. Taşıyamazmış yükünü.. Birine yaslanma, bir diğerine dayanma ihtiyacı duyarmış.. Ama herkes onun çok güçlü olduğunu düşündüğü için yardıma ihtiyacı olduğu akıllarına bile gelmezmiş.. En sevdiklerinin bile......
Ve o mağrur kız yağmurluğuna, rüzgarlığına söz gelmesin diye başı dik ama içinde darmadağın gülümsermiş... En çok kuşları kıskanırmış.. En çok onları severmiş.. Hayat ona mutluluktan uçma şansını çok gördüğü için belki... Oysa başkaları hiç bir derdinin olmadığını söylerlermiş ona.. Sevgisizliğin bir dert olmadığını düşündükleri için mi?? Ama yağmur kız parayla alınamayacak şeylerin sevdasındaymış.. Aşkla inandığı her değer için soyunabilirmiş tüm varlığından.. Güzel evinden,sıcak yatağından,her rahatlığından vazgeçebilirmiş..
Çünkü aşk her türlü konforu barındırır içinde.. Aşkta denizler beslenir duygulardan...
Kuşlar öter.. Baharlar hüküm sürer.. Rüzgar ılıktır ve yağmur yumuşacık dokunur.. Hırslar yoktur..kavgalar.. didişmeler.. Bitmeyen bir kahkahadır aşk.. Ve dinmeyen bir çığlık... Ama aşk cesaret ister.. Tek korkuya yer yoktur!! Dünyası küçük yüreği kocaman o yağmur kız damlalarını tüketmedi hala... Hala yağıyor.. Ne zamana kadar yağabileceğini bilmeden.....
Canlanır birden gövdesinde dalında teni Tomurcuk, yaprak ve çiçek.. Toprağına, suyuna, güneşine minnettar Vefalı dost, ama sitemkar...
Kırılmadı rüzgara, sırtını dönmedi hiç yaprağına dalına kastı olana, Serinlik verdi gölgesinde yorgunluk atana, Bülbül şakıdı dalında, Duygulandı, el salladı cihana dostça, Vefalı dost..... ama biçar...
Bu bilge, vefalı dost.. Esirgemedi meyvesini , gölgesini, nefesini.. El salladı, fısıldadı kulağa ama duyuramadı sesini, Yaşam bu işte diyemedi.. Döktü yaprağını yaşamdan çekti elini eteğini Bekledi, bekledi ve yine şenlendi, .ve yine seslendi vefalı dost,.küsmedi ama sitemkar.... Öğrenin artık diyemedi...duyuramadı sesini.